Bir önceki yazıda bahsettiğim gibi geçtiğimiz perşembe Georgetown Üniversitesi’nden ilahiyatçı John F. Haught okul kampüsündeki şapelde bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı heyecanla beklediğimi söylemiştim, fakat bu sözüm, okuyanlar üzerinde Haught’un hayranı olduğum gibi bir izlenim bırakmışsa baştan söyleyeyim: değilim (kolay kolay kimsenin hayranı olamadığımı zaten aktör resimleri bile biriktiremememden anlamış olmalısın sevgili okuyucu). Konuşmanın beni heyecanlandırması “Bilim ve dini bir araya getirmek mümkün müdür” konusunda düşünmek için maaş alan birinin benim kafamdaki sorulara cevap olabileceğine dair umutlarımın olmasındandı. İronik olan, ortada bir çeşit “zamanda yolculuk” paradoksunun bulunması aslında. Zira eğer dünya üzerinde bir insan bu soruya düzgün bir cevap bulabilmiş olsaydı, ya da bu soru gerçekten cevaplanabilir olsaydı, o zaman zaten ben bu soruyu soruyor olmazdım.
Bu arada uzun zamandır yazacağım deyip durduğum “Bilim ve Din” konulu yazıyı niye yazamadığımı anladım: bu konuda daha öğrenecek çok şeyim var, ve fikirlerim tabiri caizse her dakika evrim geçiriyor. Sanırım iki hafta sonra saçma bulacağım bir şeyleri buraya yazmak gelmiyordu içimden. Sonunda şuna karar verdim: Ailenizin biyologu Düygü olarak New Orleans’tan bildireceğim ve John F. Haught’un konuşmasının önemli bulduğum kısımlarını tarafsız bir şekilde aktarmaya çalışacağım, fakat araya kendi yorumlarımı gireceğim (renkli yazılar benim yorumlarım). Haydi bakalım başlıyoruz:
Haught konuşmasına “Halkların evrim kuramını kabul etme oranı” çalışmasının ünlü çizelgesi ile başladı (hani Türkiye’nin en sonda, ABD’nin de Türkiye’den bir üstte, sondan ikinci sırada yer aldığı şu çizelge). Kısaca ABD’deki anti-evrim çalışmalarına okullarda evrim kuramının yanı sıra akıllı tasarımın da anlatılmasına ilişkin davalardan birine değindi – ki kendisi de bu davada bilirkişi olarak ifade vermiş, ve tavrını akıllı tasarımın bilim olmadığı, evrim kuramı ile birlikte bilim derslerinde okutulmaması gerektiği yönünde koymuştu. (İnançlı bir ilahiyatçıdan bu sözleri duyan mahkeme yola gelmişti). Akıllı tasarım için “İyi bilim olmadığı gibi, iyi teoloji de değil.” dedi ve aşağıdaki karikatürü göstererek ekledi:
Akıllı tasarım ile evrim kuramının bilim derslerinde birlikte öğretilmesini istemek, kimya ve simyanın, nöroloji ve frenolojinin, astronomi ve astrolojinin, fizik ve büyücülüğün de birlikte okutulmasını istemeye benziyor.

Bu noktada bilimsel ve dini kavramları birbirleri ile karşılaştırmanın, ya da bu kavramların birbirlerine karıştırılmalarının yanlışlığından ve bunun malesef ne kadar sık yapıldığından bahsetti. Medyanın da -haliyle- her zaman en uç noktadaki insanlara odaklanan haberler yaptığını, bu durumun da insanlarda daha ılımlı kişilerin varolmadığı izlenimini doğurduğunu söyledi (Richard Dawkins, ismi lazım değil Hoca vs vs). Sonra “İlahiyat evrim ile uyuşabilir mi/birlikte olur mu?” gibi bir soru sordu ve bunun açıklamasını katmanlarla yapmamız gerektiğini söyledi -ki bence konuşmanın en önemli ve güzel kısımlarından biri buydu, çünkü aklımda uzun zamandır olan bir fikri çok basit ve çarpıcı bir şekilde anlatmanın bir yoluydu bu-. Bunu yapmak için bir başka düşünürden alıntıladığı bir metodu kullandı.
Bu katmanlı açıklama metodu şöyle işliyor (kendisinin verdiği örnekleri aynı şekilde aktarıyorum):
Bir kapta su kaynadığını görüyoruz ve önce bir soru soruyoruz:
“Kaptaki su niye kaynıyor?”
Olası cevaplar şunlar olabilir:
Cevap 1: Çünkü, moleküller bu sıcaklıkta belli bir hareket halindeler.

Cevap 2: Çünkü ocağı yaktım.

Cevap 3: Çünkü canım çay istiyor.

Bu üç cevap da, sorulan soruya verilebilecek geçerli cevaplardır. Fakat bu cevapları birbirleri ile karşılaştırmak anlamsızdır.
Bir başka soruyu ele alalım:
“Dünya üzerinde neden bu kadar çok canlı türü var?”
Cevap 1: Doğa tarihi boyunca meydana gelmiş olan türleşme olayları yüzünden.
Cevap 2: Doğal seçilim yüzünden.
Cevap 3: İlahi kudretin ve takdirin doğaya kendini üretebilme yeteneğini bahşetmiş olması yüzünden.
Burada her parantez, soruya farklı bir boyuttaki yaklaşımı, ve bu farklı boyutların birbirileri ile alakası olmadığını simgeliyor. Cevapların birbirleri ile uyumsuzluğundan bahsetmenin anlamı yok, çünkü farklı katmanlarda ele alınmalılar. Amerikalıların dediği gibi: elmalarla portakalları karşılaştırmamak gerek.
Bu noktada Haught diyor ki: Akıllı tasarımın en büyük hatası, bilime ait olan bölmeye/paranteze zorla girmeye çalışması.
(Haught’un konuşmasının kalanına yazının ikinci bölümünde döneceğim).
Eğer daha önce yazdığım bir yazıya Furkan isimli okuyucudan gelen yorumları takip etmişseniz, kendisine sabırla tekrar tekrar “Evrim kuramını anlamak, öğrenmek imanlı bir müslüman (ya da başka bir dinin inananı) olmaya engel değildir” derken özünde söylemeye çalıştığım aslında buydu. Bu okuyucunun yorumlarındaki tavrı ne kadar kışkırtıcı olursa olsun, onunla kavgaya tutuşmak yerine, tüm istediğim, ona ve benzeri durumda olanlara yukarıdaki gibi bir ayrımı yapmalarının, herkese huzur verecek bir bakış açısı olduğunu anlatmaya çalışmaktı.
Bu arada, eğer aklımdaki Bilim ve Din yazısını daha önceden tasarladığım gibi yazmış olsaydım (Furkan Bey’e de seslenerek) muhtemelen şunları söyleyecektim:
Hem Kuran-ı Kerim’de hem de İncil’de Dünya’nın düz olduğunu ima eden ifadeler olduğunu söyleyebiliriz. (örnek: Kehf/18/86. Sonunda Güneş’in battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü). Kutsal kitapları biraz derinden inceleyen herkes günümüzde artık bilimsel kesinliği olan, (dünyanın yuvarlak olması gibi) kimsenin inkar edemeyeceği gerçeklerle çelişen ifadeleri rahatlıkla bulabilir. İnsanların bir zamanlar Dünya’nın düz bir dörtgen olduğunu düşündüklerinin bir göstergesi de dildeki “Dünya’nın dört bir yanı/köşesi” gibi ifadelerdir mesela (yuvarlak olduğu düşünülen bir şey için neden “dört köşesi” gibi ifadeler kullanılsındı?). Amacım “kutsal kitaplar şimdi bize anlamsız gelen şeyler söylüyor” diyerek kitapları karalamak değil (zira kitaplardaki cümleleri “insanlar” yanlış yorumluyor olabilir de diyebiliriz). Amacım şu: Bir zamanlar insanlar, kutsal kitaplardaki bir takım ifadelerden yola çıkarak Dünya’nın düz olduğuna, tüm yıldızlar gibi Güneş’in de Dünya’nın etrafında döndüğüne, yani evrenin merkezinin Dünya olduğuna inandılar. Hatta bu inançları uğruna bilim insanlarını cezalandırdılar. Fakat eninde sonunda, bilimin sunduğu kanıtlar artık yadsınamaz hale geldiğinde (zira bir noktadan sonra uzay mekiğinden çekilen Dünya fotoğrafına bakıp kimse “Dünya düzdür” demeyi göze alamıyordu, gerçi birileri “Dörtgen değil tepsi gibi düz!” diyebilirdi, ama nedense bunu kimse yapmadı) insanlar Dünya’nın yuvarlak olduğu fikrine alıştılar, alışmak zorunda kaldılar. Ama bu durum onları dindar olmaktan alıkoymadı. Bana kalırsa evrim kuramı konusunda da bundan belki 100 yıl sonra benzeri bir durum yaşanıyor olacak.

Bir biyolog olarak gönül rahatlığıyla diyorum ki, evrim kuramının saçmalık olduğunu söyleyenler Dünya’nın düz olduğunu söylemekten farklı bir şey yapmıyorlar. Fakat yine diyorum ki evrimin sapasağlam bilimsel bir kuram olması dindar bir insan olmaya engel değil. Bunu yaşayabilmek için 100 yıl beklemeye ne gerek var? Dindar bir insansanız, ve öyle kalmak istiyorsanız, inancınızı bilim ile çelişkisiz hale getirmeye çalışmayın. Bilimdeki yenilikler o çelişkileri her zaman yaratacak (bugün evrim yarın başka bir kuram). Bilimin inancınızı haklı çıkaracak bulgularla karşınıza çıkmasını da beklemeyin. Bilimin söylediklerinin üstüne kendiniz bir kat daha çıkın, bilim katmanının size açıkladığı şeylerin farklı olduğunu, dini katmanınızın bu bilimsel açıklamalara yeni bir boyut getirdiğini, bunları ayrı ayrı yaşamanız ve öğrenmeniz gerektiğini hatırlayın. Çünkü inancınıza ters düşüyor gibi görünen bilimsel kuramlar her zaman olacak.
Dindar bir insan değilseniz, kimi insanların bilimin üzerine bir parantez daha açıp hayata istedikleri anlamı katmakta özgür olduklarını, bunun onlara ait bir tercih olduğunu hatırlayın. Katmanları birbirine karıştırıp işleri bulamaç haline getirmeye çalışmadıkları sürece problem yok.
…. falan filan. Fakat Haght’un konuşmasından sonra bu konunun tam olarak düşündüğüm gibi olmayabileceğini, ve tüm bunları sağlam fikirlerimmiş gibi ortaya atmadan önce konu hakkında biraz daha kafa yormak istediğimi anladım. Sonuç olarak yukarıda yazılanları değiştirme hakkımı saklı tutuyorum. Ama şimdilik bunlarla idare edeceğiz gibi görünüyor :)
Yazının ikinci bölümünde Haught’un konuşmasının kalanında söylediklerine, ve bunların bana düşündürdüklerine yer vereceğim.
Not: Pek sayın ve sevgili A. Meren Urat‘la yaptığımız fikir teatileri olmasa, bu kadarını yazacak kadar bile berraklaştıramazdım konuyu kafamda. Kendisine yüzlerce teşekkkürü bir borç bilirim.