Bilimle ilgili Türkçe bloglar ve siteler

Uzun zamandır Türkçe bilimsel yazılar yazabileceğim kollektif bir blog oluşturma hayali kuruyordum. Hatta bu sebeple üniversiteden bir arkadaşımla “Yaşambilim” isimli bir blog bile oluşturmuştuk, fakat bir türlü hayalimdeki gibi yürümedi ve vakit ayıramadım. Son birkaç aydır da, İngilizce bilim yazarlığı işlerine bulaşma derdine düştüğümden en sonunda aklımdaki bilimsel yazıları İngilizce yazacağım bir blog açmaya karar verdim. Bunun sebebi tartışmayı planladığım konularda (mesela doktora konum olan embriyoda üyelerin gelişimi ve rejenerasyonu) Türkiye’de çalışan kimse olmaması ve Türkçe yazılacak böyle bir blogun uzay boşluğuna konuşmaktan farklı olmayacağını anlamamdı. Takip etmek isterseniz söz konusu yeni blogum burada (resme tıklayın):

friz.jpg

Bununla birlikte, İnternet’te Türkçe bilim kaynaklarının artmasını, bu konuda uğraş vermeyi istiyor ve seviyorum (bakınız: Evrim Çalışkanları’nın Evrimi Anlamak projesi). İlk iş çevremde bilimsel konularda yazan blog sahiplerini ve bildiğim diğer birkaç siteyi buradan tanıtmaya karar verdim.

Yani aslında bu yazının iki amacı var:

1) Sizlere bilimsel yazılar içeren Türkçe bloglardan bildiğim birkaç tanesini tanıtmak.

2) Bildiğiniz benzer bloglar var ise sizlerden onları yorumlarda listelemenizi rica etmek. (Bu listeyi daha sonra ayrı bir blog yazısı olarak girip sürekli güncelleyerek bilimsel bloglar arayanlar için bir kaynak oluşturabiliriz).

Benim tanıtmak istediğim blogların kısacık listesi şöyle (resimlerin üzerine tıklayarak bu bloglara ulaşabilirsiniz):

Müspet İlimler Kumpanyası

muspetilimler.jpg

Çok yazarlı bir blog olan Müspet İlimler Kumpanyası şu anda yurt dışında doktora ve doktora sonrası eğitimlerini sürdürmekte olan dört kişiden oluşuyor. Blogun sloganı: “Bilim ve başka ilginç konular üzerine düşünceler…” Şimdiye kadar “evrim, bilim haberciliği, bilim felsefesi, arkeoloji, doğa tarihi, doğa koruma, davranışsal ekoloji” gibi konularda ilginç yazılar yayınlanmış.

Ailenizin Bilim İnsanları Mağaradan Bildiriyor

yarasa.jpg

Yok-ki’nin sayesinde daha geçen gün haberim olan bu blogun hemen en sevdiklerim listesinin tepelerine yükseliverdiğini söylemeliyim. İstanbul’da yüksek lisans yaptıklarını tahmin ettiğim iki öğrencinin mağaralarda yarasa türlerini inceledikleri arazi çalışmalarını anlatan yazılarından oluşan çok yeni bir blog bu. Biyoloji alanında çalışan ama teknik bilgileri, arazi çalışmalarını aktaran başka bir blog bilmiyorum.

Evrim ve Tarihi Devirler

evrim-flash.jpg

İngilizce Orjinali John Kyrk isimli bir tasarımcıya ait bu flash uygulama, sanırım Uzay Sezen tarafından Türkçe’ye çevrilmiş (bu bilgiyi doğrulamam gerekiyor). 14 milyar yıl öncesinden günümüze evrenin, dünyanın ve canlıların oluşumunu özetleyen bir zaman şeridi olan çok güzel bir uygulama, mutlaka göz atmalısınız.

Kuyucuk Projesi Blogu

kuyucuk.jpg

Kuyucuk Gölü Kars’ta bulunan ve pek çok göçmen kuşa ev sahipliği yapan bir doğal güzellik imiş. Bu bölgenin korunmasına, kuşların halkalanmasına ve bölgede ekoturizm yapılmasına yönelik Kuyucuk Projesi’ni hayata geçiren kişi Stanford Üniversitesi’nden Dr. Çağan Şekercioğlu. Proje İngiltere’den Whtiley Altın Çevre Ödülü’nü kazanmış, bu sayede 2 yıl boyunca 60bin sterlinlik bir para fonuna sahip olmuş. Kuyucuk Projesi’nin bloguna resme tıklayarak ulaşabilirsiniz. Projenin resmi web sitesi ise burada.

Evrim Teorisi

evrteosite.jpg

“Evrim Teorisi ile ilgili öğrenmek istediğiniz herşey burada” sloganı ile bizleri karşılayan bu site, evrim kuramını bilimsel olarak anlatan ilk Türkçe sitelerden birisi. Sadece evrim kuramı ile ilgili bilgi vermeyip evrim karşıtı düşüncelere cevaplar niteliğinde pek çok yazı da yine bu sitede mevcut. (Yine bu sebepten, Evrimi Anlamak istesinin aksine, sadece bilimsel değil bir anlamda daha politik bir site olduğunu belirtmeliyim.)

Son olarak yaşasın Evrim Çalışkanları diyor yeni bir başka blog haberi ile bitiriyorum:

Evrim Çalışkanları Blogu

ec.jpg

Geçtiğimiz hafta sonu Evrim Çalışkanları’nın resmi blogunu yayına soktuk. Buradan Evrim Çalışkanları’nın yeni çalışmaları ve Evrimi Anlamak’taki yenilikler hakkında haber alabilir, Evrim Çalışkanları Gazetesi’nin yeni sayılarına ulaşabilirsiniz. Zaman içinde başka içeriklerle de ortamı şenlendireceğiz.

Benim tanıtacaklarım bu kadar. Tanıtmaya yerimin yetmediği ama aklıma gelen birkaç başka site de şöyle:

TÜBİTAK - Bilim ve Teknik Dergisi

Bilimsel Konular

Fizik Bilim

Sıra sizde :)

Yorumlar (3)

İçimdeki (kırılgan) metal hayvanı

heavymetal.jpg

“Metal müzik rooaoahaha, yeahhhhh!” diyerek başlamak istiyorum bu yazıma izin verirseniz. Sizleri içimde yaşayan ve zaman zaman uyanan heavy metal müzik heyvanı ile tanıştırmama izin verin. Merhaba, ben Duygu, 27 yaşımdayım, doktora yapıyor, blogumda din ve evrim kuramını barıştırmanın yollarını arayan yazıların arasına metal müzik sıkıştırıyor, sabah erken kalkıp poğaça hamuru yoğururken Dream Theater dinliyorum. Evliyim, 3 çocuğum yok.

Öte yandan -bana şu anda bu satırları yazdıran- bu naçizane metal hayvanı, “Yaktın beni Trans-Siberian Orchestra” diye de başlayabilirdi bu yazıya. Zira… yaktın beni Trans-Siberian Orchestra beeeee! (senden kısaca TSO diye bahsedeceğim ceza olarak)… Neden? Şundan:

Birkaç ay önce e-posta kutuma düşen bir “N’orlins’ta neler olup bitiyor” mektubunda, 19 Aralık’ta eskiden pek severek dinlemiş olduğum bir grup olan Trans-Siberian Orchestra‘nın konser vereceğini okur okumaz, gerek N’orlins’ta yaşamayan arkadaşlarıma hava atmak olsun, gerekse de N’orlins’ta yaşayan arkadaşlarım benimle konsere gelsin amacıyla hemen Facebook’ta bir “bu konsere gitmeliğğğyiiiiiiz!” olay sayfacığı oluşturuverdim, biletlerimi aldım, cebime kodum. Heyecanla konser gününü beklemeye başladım.

savitic.jpg

TSO aslında, Savatage isimli bir heavy metal grubunun üyelerinin yan projesi olarak ortaya çıkmış; kendilerinin de konser sırasında benzer bir cümle ile belirttikleri üzere “klasik müzikle heavy metali bir araya getirelim, paranın emua, çogafedersin…” insanları bunlar. Savatage’ın albümlerinde başlıyor aslında bu klasik müziği metal ile harmanlama sevdası, ve pek de leziz, pek güzel cücücccc cüüücccüc diye gitarların anırdığı parçalar var albümlerde (içimdeki metal hayvanı onları dinleyince mutlu oluyor). TSO ise daha bir yumuşak, popüler, meri kırismıs tandansı yakalamış. TSO’nun Beethoven’s Last Night albümüyle de içimdeki müzikal/rock opera hayvanı kırın çalıyor.

Nitekim bendeniz, bu müzikleri dinlerken sanat için sanat yapılmış, para için de yapılmış ama kişilik var, sentez var, sadece para düşünülmemiş bu albümlerde diye düşünerek, bu albümleri severek bugünlere (daha doğrusu bu “DÜN”lere) geliyorum.

Dün konsere gidiyorum. Yanımda Meren ve Kelly diye Amerikalı bir arkadaşım var. Konserin vuku bulacağı New Orleans Arena’ya doğru yürüyoruz. Sohbet ederken bir ara Meren “Bu Kırismıs müziklerinden temalarından filan çok baydım Kelly bacım, nedir sizin bu Amerikalıların hali, her yerde Kırismıs parçaları çalınıyor” diyor. Bu cümlenin TSO konserine hem de Kırismıs tatiline 5 kala gidilirken sarfedilmesinin ne kadar ironik olduğunu az sonra bütün duyu organlarımızı patlatırcasına anlatacaklar bize.

Girişe varıyoruz, Meren’in ökküz gibi fotoğraf makinasını görünce kapıda bilet kesen görevli “Gardeşim makinaylan girilmez yassahh” diyor. Meren sinirle arabaya geri dönüyor. Biz Kelly ile içeri giriyoruz, fekat bu arada ben konsere gelmiş kitlenin büyük çoğunluğunun çocuklu aileler, yaşlı amca teyzelerden filan oluştuğunu farkedip kıllanıyorum. Ben böyle siyahlara bürünmüş, goth çocukları, rockçı abiler, metalci gacılar nerde diye etrafıma şaşkın şaşkın bakınırken Kelly koltuğumuzu bulmuş, oturuyor. İçimden bir ses (muhtemelen paniğe kapılmış metal hayvanımın sesi) bu konserin sandığım şey çıkmayacağını haykırıyor, kaaaçççç diyor kaççççç!. İyimser olmaya çalışıp “bunlar Amerikalı, rock müzikle büyümüş dedelerimiz teyzelerimiz bunlar, evet evet” diye kendimi kandırmaya çalışıyorum, ama da yani sanki anneanemle Megadeth konserine gitsem bundan garip durmayacak.

t.jpg

Meren geliyor o sırada, fotoğraf makinasından ayrı düştüğü için huzursuz. Sonunda konser başlıyor. İlk birkaç parça konser ışığı teknolojisinin nerelere vardığına ağzımız açık kalarak oyalanıyoruz, böyle efenim lazerimsi ışıklar ordan oraya gidiyor, yukarı aşağı oynayan, uzay gemisi gibi ışık setleri var tepede filan, kalkışa 3…2…1… Fakat birkaç parçadan sonra gözlerimiz gereksiz bir ışık obezitesi haline getirilmiş şovdan yoruluyor. Üstelik parçalar resmen çoluğa çocuğa “Viii viişşş yu e meriii kırismısss” şeklinde çalınan parçalar. Vıcık vıcık barış ve sevgi mesajları, ortalığa bir peynir kokusu yayılıyor (cheesy diyim, anlayan anlasın). Her şey o kadar “şov” ki, mesela birisi belli ki gitaristlere “abicim böyle sert, bacaklar açık, saçları sallayarak gitar çalın sürekli, sert çocuklarsınız, ama kırismıs şarkıları söylüyosunuz, millet hastası olucak” demiş. Arkadaş arkadaş, rockçısın, uzun saçlısın anladık da, o gitar hep öyle bacaklar 2 metre açık çalınmaz ki, bu işin bi hissiyatı var. Yapay duruyor evladım. Bir noktadan sonra “ne zaman biticek ulan bu Kırismıs işkencesi”ne dönüşen konseri bizim dışımızda herkes pek bi mutlu izliyor. Tabi onların içlerindeki “cheesy amerikan hayvanı” doyarken, benim metal hayvanımın beklentileri gerçekleşmemiş “seninle evde çok kötü hesaplaşıcağızz Düygü kişisi” diye dişlerini biliyor. Nihayet konseri bitti sandığımızda meğer yarısındaymışız (meğer kabusmuştu, uyandık demeyi isterdim, diyemiyorum). Şova serpiştirilmiş taş gibi sarışın ablalardan biri seksi hareketlerle şarkı söyledikten sonra konserin ikinci yarısına geçildi, gökten zembille gitarist indirildi sahneye, alevli malevli, biraz daha sertçene müzikler icra edildi, yine de olmadı. Ah TSO, yaktın beni TSO.

tas-ablalar3.jpg
Bu Biritni Spiyırs kılıklıların benim metal konserimde işi ne, soruyorum! Paramı geri istiyorum!

Sonuç olarak: İçimdeki metal hayvanı ile aramızdaki kırgınlığı tamir etmek için bu sabah “ya bi Megadeth vardı, noolldu” dedim, gittim half.ebay’den 2 paraya kullanılmış CD’lerinden aldım. Onlar gelene kadar da kendimi Savatage’ın eski albümlerine, Iron Maiden’a filan verdim. Hayvanımız yatıştı.

Savatage’ın sevdiğimiz albümleri:

Dead Winter Dead

Poets and Madmen

TSO’ya şimdilik küstük.
Notlar: Last.FM’den kulak kabartabilirsiniz nasıl müzikmiş bunlar diye merak ediyorsanız.

Bu TSO’nun sayfası.

Bu da Savatage’ın.

Yorumlar (2)

Evrim ve İnanç - John F. Haught’un konuşması (1. bölüm)


Bir önceki yazıda bahsettiğim gibi geçtiğimiz perşembe Georgetown Üniversitesi’nden ilahiyatçı John F. Haught okul kampüsündeki şapelde bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı heyecanla beklediğimi söylemiştim, fakat bu sözüm, okuyanlar üzerinde Haught’un hayranı olduğum gibi bir izlenim bırakmışsa baştan söyleyeyim: değilim (kolay kolay kimsenin hayranı olamadığımı zaten aktör resimleri bile biriktiremememden anlamış olmalısın sevgili okuyucu). Konuşmanın beni heyecanlandırması “Bilim ve dini bir araya getirmek mümkün müdür” konusunda düşünmek için maaş alan birinin benim kafamdaki sorulara cevap olabileceğine dair umutlarımın olmasındandı. İronik olan, ortada bir çeşit “zamanda yolculuk” paradoksunun bulunması aslında. Zira eğer dünya üzerinde bir insan bu soruya düzgün bir cevap bulabilmiş olsaydı, ya da bu soru gerçekten cevaplanabilir olsaydı, o zaman zaten ben bu soruyu soruyor olmazdım.

Bu arada uzun zamandır yazacağım deyip durduğum “Bilim ve Din” konulu yazıyı niye yazamadığımı anladım: bu konuda daha öğrenecek çok şeyim var, ve fikirlerim tabiri caizse her dakika evrim geçiriyor. Sanırım iki hafta sonra saçma bulacağım bir şeyleri buraya yazmak gelmiyordu içimden. Sonunda şuna karar verdim: Ailenizin biyologu Düygü olarak New Orleans’tan bildireceğim ve John F. Haught’un konuşmasının önemli bulduğum kısımlarını tarafsız bir şekilde aktarmaya çalışacağım, fakat araya kendi yorumlarımı gireceğim (renkli yazılar benim yorumlarım). Haydi bakalım başlıyoruz:

Haught konuşmasına “Halkların evrim kuramını kabul etme oranı” çalışmasının ünlü çizelgesi ile başladı (hani Türkiye’nin en sonda, ABD’nin de Türkiye’den bir üstte, sondan ikinci sırada yer aldığı şu çizelge). Kısaca ABD’deki anti-evrim çalışmalarına okullarda evrim kuramının yanı sıra akıllı tasarımın da anlatılmasına ilişkin davalardan birine değindi – ki kendisi de bu davada bilirkişi olarak ifade vermiş, ve tavrını akıllı tasarımın bilim olmadığı, evrim kuramı ile birlikte bilim derslerinde okutulmaması gerektiği yönünde koymuştu. (İnançlı bir ilahiyatçıdan bu sözleri duyan mahkeme yola gelmişti). Akıllı tasarım için “İyi bilim olmadığı gibi, iyi teoloji de değil.” dedi ve aşağıdaki karikatürü göstererek ekledi:

Akıllı tasarım ile evrim kuramının bilim derslerinde birlikte öğretilmesini istemek, kimya ve simyanın, nöroloji ve frenolojinin, astronomi ve astrolojinin, fizik ve büyücülüğün de birlikte okutulmasını istemeye benziyor.

Bu noktada bilimsel ve dini kavramları birbirleri ile karşılaştırmanın, ya da bu kavramların birbirlerine karıştırılmalarının yanlışlığından ve bunun malesef ne kadar sık yapıldığından bahsetti. Medyanın da -haliyle- her zaman en uç noktadaki insanlara odaklanan haberler yaptığını, bu durumun da insanlarda daha ılımlı kişilerin varolmadığı izlenimini doğurduğunu söyledi (Richard Dawkins, ismi lazım değil Hoca vs vs). Sonra “İlahiyat evrim ile uyuşabilir mi/birlikte olur mu?” gibi bir soru sordu ve bunun açıklamasını katmanlarla yapmamız gerektiğini söyledi -ki bence konuşmanın en önemli ve güzel kısımlarından biri buydu, çünkü aklımda uzun zamandır olan bir fikri çok basit ve çarpıcı bir şekilde anlatmanın bir yoluydu bu-. Bunu yapmak için bir başka düşünürden alıntıladığı bir metodu kullandı.

Bu katmanlı açıklama metodu şöyle işliyor (kendisinin verdiği örnekleri aynı şekilde aktarıyorum):

Bir kapta su kaynadığını görüyoruz ve önce bir soru soruyoruz:

“Kaptaki su niye kaynıyor?”

Olası cevaplar şunlar olabilir:

Cevap 1: Çünkü, moleküller bu sıcaklıkta belli bir hareket halindeler.


Cevap 2: Çünkü ocağı yaktım.


Cevap 3: Çünkü canım çay istiyor.

Bu üç cevap da, sorulan soruya verilebilecek geçerli cevaplardır. Fakat bu cevapları birbirleri ile karşılaştırmak anlamsızdır.

Bir başka soruyu ele alalım:

“Dünya üzerinde neden bu kadar çok canlı türü var?”

Cevap 1: Doğa tarihi boyunca meydana gelmiş olan türleşme olayları yüzünden.

Cevap 2: Doğal seçilim yüzünden.

Cevap 3: İlahi kudretin ve takdirin doğaya kendini üretebilme yeteneğini bahşetmiş olması yüzünden.

Burada her parantez, soruya farklı bir boyuttaki yaklaşımı, ve bu farklı boyutların birbirileri ile alakası olmadığını simgeliyor. Cevapların birbirleri ile uyumsuzluğundan bahsetmenin anlamı yok, çünkü farklı katmanlarda ele alınmalılar. Amerikalıların dediği gibi: elmalarla portakalları karşılaştırmamak gerek.
Bu noktada Haught diyor ki: Akıllı tasarımın en büyük hatası, bilime ait olan bölmeye/paranteze zorla girmeye çalışması.

(Haught’un konuşmasının kalanına yazının ikinci bölümünde döneceğim).

Eğer daha önce yazdığım bir yazıya Furkan isimli okuyucudan gelen yorumları takip etmişseniz, kendisine sabırla tekrar tekrar “Evrim kuramını anlamak, öğrenmek imanlı bir müslüman (ya da başka bir dinin inananı) olmaya engel değildir” derken özünde söylemeye çalıştığım aslında buydu. Bu okuyucunun yorumlarındaki tavrı ne kadar kışkırtıcı olursa olsun, onunla kavgaya tutuşmak yerine, tüm istediğim, ona ve benzeri durumda olanlara yukarıdaki gibi bir ayrımı yapmalarının, herkese huzur verecek bir bakış açısı olduğunu anlatmaya çalışmaktı.

Bu arada, eğer aklımdaki Bilim ve Din yazısını daha önceden tasarladığım gibi yazmış olsaydım (Furkan Bey’e de seslenerek) muhtemelen şunları söyleyecektim:

Hem Kuran-ı Kerim’de hem de İncil’de Dünya’nın düz olduğunu ima eden ifadeler olduğunu söyleyebiliriz. (örnek: Kehf/18/86. Sonunda Güneş’in battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü). Kutsal kitapları biraz derinden inceleyen herkes günümüzde artık bilimsel kesinliği olan, (dünyanın yuvarlak olması gibi) kimsenin inkar edemeyeceği gerçeklerle çelişen ifadeleri rahatlıkla bulabilir. İnsanların bir zamanlar Dünya’nın düz bir dörtgen olduğunu düşündüklerinin bir göstergesi de dildeki “Dünya’nın dört bir yanı/köşesi” gibi ifadelerdir mesela (yuvarlak olduğu düşünülen bir şey için neden “dört köşesi” gibi ifadeler kullanılsındı?). Amacım “kutsal kitaplar şimdi bize anlamsız gelen şeyler söylüyor” diyerek kitapları karalamak değil (zira kitaplardaki cümleleri “insanlar” yanlış yorumluyor olabilir de diyebiliriz). Amacım şu: Bir zamanlar insanlar, kutsal kitaplardaki bir takım ifadelerden yola çıkarak Dünya’nın düz olduğuna, tüm yıldızlar gibi Güneş’in de Dünya’nın etrafında döndüğüne, yani evrenin merkezinin Dünya olduğuna inandılar. Hatta bu inançları uğruna bilim insanlarını cezalandırdılar. Fakat eninde sonunda, bilimin sunduğu kanıtlar artık yadsınamaz hale geldiğinde (zira bir noktadan sonra uzay mekiğinden çekilen Dünya fotoğrafına bakıp kimse “Dünya düzdür” demeyi göze alamıyordu, gerçi birileri “Dörtgen değil tepsi gibi düz!” diyebilirdi, ama nedense bunu kimse yapmadı) insanlar Dünya’nın yuvarlak olduğu fikrine alıştılar, alışmak zorunda kaldılar. Ama bu durum onları dindar olmaktan alıkoymadı. Bana kalırsa evrim kuramı konusunda da bundan belki 100 yıl sonra benzeri bir durum yaşanıyor olacak.

dunya.jpg

Bir biyolog olarak gönül rahatlığıyla diyorum ki, evrim kuramının saçmalık olduğunu söyleyenler Dünya’nın düz olduğunu söylemekten farklı bir şey yapmıyorlar. Fakat yine diyorum ki evrimin sapasağlam bilimsel bir kuram olması dindar bir insan olmaya engel değil. Bunu yaşayabilmek için 100 yıl beklemeye ne gerek var? Dindar bir insansanız, ve öyle kalmak istiyorsanız, inancınızı bilim ile çelişkisiz hale getirmeye çalışmayın. Bilimdeki yenilikler o çelişkileri her zaman yaratacak (bugün evrim yarın başka bir kuram). Bilimin inancınızı haklı çıkaracak bulgularla karşınıza çıkmasını da beklemeyin. Bilimin söylediklerinin üstüne kendiniz bir kat daha çıkın, bilim katmanının size açıkladığı şeylerin farklı olduğunu, dini katmanınızın bu bilimsel açıklamalara yeni bir boyut getirdiğini, bunları ayrı ayrı yaşamanız ve öğrenmeniz gerektiğini hatırlayın. Çünkü inancınıza ters düşüyor gibi görünen bilimsel kuramlar her zaman olacak.

Dindar bir insan değilseniz, kimi insanların bilimin üzerine bir parantez daha açıp hayata istedikleri anlamı katmakta özgür olduklarını, bunun onlara ait bir tercih olduğunu hatırlayın. Katmanları birbirine karıştırıp işleri bulamaç haline getirmeye çalışmadıkları sürece problem yok.

…. falan filan. Fakat Haght’un konuşmasından sonra bu konunun tam olarak düşündüğüm gibi olmayabileceğini, ve tüm bunları sağlam fikirlerimmiş gibi ortaya atmadan önce konu hakkında biraz daha kafa yormak istediğimi anladım. Sonuç olarak yukarıda yazılanları değiştirme hakkımı saklı tutuyorum. Ama şimdilik bunlarla idare edeceğiz gibi görünüyor :)

Yazının ikinci bölümünde Haught’un konuşmasının kalanında söylediklerine, ve bunların bana düşündürdüklerine yer vereceğim.

Not: Pek sayın ve sevgili A. Meren Urat‘la yaptığımız fikir teatileri olmasa, bu kadarını yazacak kadar bile berraklaştıramazdım konuyu kafamda. Kendisine yüzlerce teşekkkürü bir borç bilirim.

Yorumlar (23)

Evrim ve İnanç

Georgetown Üniversitesi’nde ilahiyat (teoloji) profesörü olan John F. Haught yarın bizim okulda “Evrim ve İnanç” (Evolution and Faith) başlıklı bir konuşma yapacak. Birkaç gündür heyecanla bu konuşmayı bekliyorum. John F. Haught daha önceden tanıdığım bir ilahiyatçı değil, fakat okulda konuşma yapacağını duyunca hakkında biraz birşeyler okudum. Wikipedia’nın dediğine göre uzmanlık alanı sistematik ilahiyat olan Haught özellikle bilim, kozmoloji, ekoloji ve evrim ile dini uzlaştırma konularıyla ilgileniyormuş. Tahmin edebileceğiniz gibi Haught, bilim (özellikle evrim) ve din konularında pek çok kitabın da yazarı.

Bugün, bulunduğum labdan 50 metre ötedeki nefis kütüphanede Haught’a ait en azından bir kitap olacağı düşüncesinin beynimde belirmesinden 3 dakika sonra kütüphanenin 4. katında kitapları koklarken buldum kendimi. Kitapların tozu alerjimi azdırdı, biraz hapşırdım, neyse ki etrafta rahatsız olacak kimse yoktu. BT712 H377 Haught’a ait kitaplardan biriydi fakat aradığım kitabı değildi malesef. Bununla birlikte, bu kitabın etrafı Darwin, evrim, bilim, Hıristiyanlık, tanrı, yaradılışçılık konularının ortaya bir karışık olarak sunulduğu kitaplar ile çevrilmişti. Şu anda o kitaplar (yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü üzere) evdeki çalışma masam üzerinde bulunuyorlar.

Kütüphanenin rahat koltuklarına yayılıp bu kitaplara göz atarken, aylardır birkaç kere “pek yakında bilim ve din hakkında bir yazı yazacağım” dediğim halde söz konusu yazıyı bir türlü yazamadığım geldi aklıma. Şimdilik o benim kafamda şekillenmeye devam etsin, ama ben en azından yarınki konuşmadan sonra size konuşmanın ilginç noktalarını aktarma sözü vereyim. Bu arada siz de Haught ile yapılan bir söyleşinin videosunu buradan izleyebilirsiniz (İngilizce) - ben henüz izlemedim.

Yorumlar (3)

Hobilerin insanıyım (ve ayrıca öörtmenim canım benim)

İlkokuldayken barbi bebeğime elbise diktiğim bir esnada sarfetmiş olduğum “Annneeee, ben bilim kadınının yanında birazcık da terzi olabilir miyim?” lafını annem herkeslere anlatmayı pek sever. Geniş spektrumlu bir sanat insanı olduğundan dolayı, küçüklüğümden beri beni sürekli sanata ve el işi hobilere maruz bırakmış bir “dandoldenyus”tur bu afacan kadın. Bugün ben, sabah kalktığında takacağı takıya önce karar verip ona göre giyecek uyduran bir “kolyesiz küpesiz evden çıkmam ağğbi” insanı isem, o da bu hatun kişi ve Olgunlaşma Enstitüsü’ndeki çetesi yüzündendir (ki o çeteye küçük halam Niyalala’nın da dahil olduğunu söylemeden geçmek istemem).
Buradan hepsinin örtmenler gününü de kutlarım ayrıca :)

(yukarıdaki resimde Ankara Olgunlaşma Enstitüsü’nün Taş Bebek Atölyesi’nde yapılan bebekleri görüyorsunuz. Ben küçükken pek popülerdi bunlar, çeşit çeşit. Hala da yapıyorlar sanırım. Sıhhiye’deki bu okula gidip taş bebeklerden satın alabilirsiniz).

Çeşit çeşit takılar takan, o takıları çoğunlukla kendisi yapan, aynı zamanda seramikten taş bebeğe, desen çizmekten suluboya resime, nakıştan oyaya akla gelebilecek her türlü el işi, sanat dalı vesaire becerisi ile donanmış bu kadınlara (Olgunlaşma Enstitüsü’ndeki örtmen teyzelerime), açtıkları kermeslere filan maruz kaldım çocukluğum boyunca. Annem her fırsatta, her yaz tatilinde, boş vakitte ortamı hobi atölyesine çevirip yok hamurdan bebekler, iğnelikler yapmalar, yok etamin tutacak işlemeler derken -en azından beni- sürekli oyalardı. (Daha doğrusu benim kendi kendimi oyalamam için altyapı oluştururdu. Fatih’in kendini nara atmaya verişi belki de bu yüzdendir, sıkılmış çocukcaaz).

Bir de ben kendimi bildim bileli annem eve ek gelir getirebilmek amacıyla, özellikle de tek öğretmen maaşının bize yetemediği ekonomik açıdan çok zorlandığımız dönemlerde sürekli “günün alıcısına” hitap eden cin fikirlerle ortaya çıkmıştır: İlkokul dönemlerime ipek boyayarak başörtüsü/fular yaparken kullandığı iğneli kasnakları, guttayla kontür yapmaları, boyanın kumaşta rahat yayılması için kullanılan alkolün kokusu damgasını vururken (ki ileriki yıllarda ipek boyamaya devam edecek ve işi daha sanatsal hale getirip ipek boyama resimlerinden bir sergi bile açacaktı), orta okul yıllarımı keçeden diktiği yelekleri özenle boyayışı, yeleklerin üzerini işlemek için kullandığı renkli boncuklar ve pullar damgalamıştı. Bu keçelerin artanları -keçe yeleklere olan ilgi azalınca- odamdaki divanın altında saklandıkları yerde yüzlerce güveye yemek ve yatak olacak, ben ise bu güvelerden bir kısmını, annem divanın gözünü hunharca ilaçlamadan önce kurtaracak, bir kavanozda bir parça keçe ile besleyip larvalarını akıl defterime resmedecektim.

Lise yıllarım annemin daha kısa periyodlarda çok çeşitli fikirleri uygulamaya geçirdiği şizofren bir dönem oldu diyebiliriz. Kamile Çömlekçioğlu Ortaokulu’nda kendisini resim derslerinin yanı sıra, iş teknik dersine de öğretmen yaptıklarında, annem beni okulda göstereceği işleri ve teknikleri önce üzerimde test etmek için laboratuvar faresi olarak kullanmaya başladı. Kendimi kıl testere ile tahta oyarak ya da kartondan resim çerçevesi yaparak Şeker Kız Candy izlemeye böyle alıştırdım ben.

Bir dönem annemle alışverişe çıktığımızda, her şeyi kendimiz yapabileceğimiz sanrısına kapıldığımızdan, hiçbir şey satın alamadan eve döndüğümüz oluyordu. “Amaaan ben bunu yaparım, bunu dikerim, bunu örerim…” Bir aşamada annem “ben bu kumaşı dokurum, bu gümüşü madeninden çıkarırım, şu demiri simya ile altına çeviririm” demeye başlayınca “anne babaya el kalkmaz” demedim, bi tokat akşettim kendine gelsin diye. Fekat problem şuydu ki, her şeyi kendimiz yapmaya becerimiz olsa da vakit olmuyordu. Yine bu travma yüzünden ben takı takmayı çok seven bir insan olduğum halde senelerce hiç takı satın alamadım. (Belki bunda kıt gelirli memur çocuu olmanın da etkisi büyüktü).
artelier-annem-ve-ben-3.jpg

Neticede elişi hobilerin hayatın vazgeçilmez bir parçası olduğu, boş ya da televizyon karşısında geçen vakitlerin mutlaka elde bir iş ile değerlendirilmesi, mümkünse bu hobi ürünlerinin satılmak sureti ile eve ek gelir elde edilmesi ve kendi ayakları üzerinde durulması gerektiği felsefesinin damarlarımızda alyuvar olup dolaştığı kişiler olduk. Hatta bizi bir psikoloğa gösterseniz üzerimize “ileri derecede takıntılı” etiketini koyup doğruca eczaneye Zanax almaya yollayabilir(di). Zira ben bankada sıra beklerken filan “bu arada bi atkı örmüştüm, 3 sunta oymuştum, 5 resim çerçevesi yapmıştım” diye düşünür olmuştum bi ara.
Şimdi doktora öğrencisi olup kopan kolları filan uzatmaya çalışan bendenizin bu işlerden vazgeçmiş olacağını düşünebilirsiniz. Ama nıhahahaahaha! Hayır… İnternet’e dükkan bile açtım, fakat ilgilenemiyorum, işler kesat. Gelecek hafta N’orlins’ta bir sanat/zanaat festivalinde bir süredir satamadığım, öyle bir kutuda hüzünle bekleyen kolyeleri satmayı deneyeceğim. Ve bu arada sizinle son yıllarda saplantım olan bir websitesini (daha önce bahsetmiştim sanırım) paylaşmak istiyorum:

ETSY

etsylogo.gif

Bu Etsy denilen site, her hobicinin, el işi ve hatta sanatseverin rüyası… Dünyanın herbiryerindeki hobici, elişçi, sanatçı insanların kendilerine dükkan açabildikleri bir yer.

Bundan sonra arada sırada Etsy’den seçtiklerim köşesi yapmak istiyorum (ama blogu Nurseli İdiz ve hobici teyzeler basar mı, ortamda “kadın günü” havası eser mi diye korkuyorum. Öyle bir hava olursa, senin görevin beni uyarmak olsun sayın okuyucu).

İşte bu yazının favorileri: (resimlerin üstlerinde tıklayarak satıldıkları tükkana ulaşabilirsiniz. Bazıları abarık pahalı. Pahalı olanları görünce ne diyoruz? “Meh! Ben bunu yaparım!” diyoruz, yapmasak daaaaaa, beceremesek deeee, o köy bizim köyümüzdür :)

Yorumlar (8)

Sıkı dostluklar için aktör resimleri

schooldays.png

Ortaokuldaki ilk senemdi. En yakın arkadaşlarım Aslı ve Dilay’dı. Aslı’nın dergilerden keserek biriktirdiği bir sürü Michael Jackson resimleri vardı (o zamanlar Michael Jackson’ın pedofil olduğu söylentileri yoktu, ve burnu da düşmemişti). Dilay ise Evde Tek Başına’daki çocuğun (ismini telaffuz etmek bana hep garip gelmiştir, Makkulay Kalkin’in :) resimlerini biriktiriyordu. Orta Okullu Küçük Kızlar El Kitabı’nda belirtilen kurallar gereğince, bir başkasının resmini biriktirdiği, hayranı olduğu ünlü kişinin resmini biriktiremezdiniz.

mj.jpg mc.jpg

Aslı ve Dilay aynı servise binerlerdi, yakın oturdukları için, bazen birbirlerinin evine gidip ödev yapar, birlikte ders çalışırlardı, ben de onların bu yakınlığını içten içe kıskanırdım. Daha doğrusu onların bu yakınlığını değil de, Aslı’yı Dilay’dan kıskanırdım. Bu bakımdan, ortama uyum sağlamam, onlardan biri olmam çok kritik bir meseleydi. Aslı ile ortak noktalarımızın ne kadar çok olduğuna dikkat çekmeli, onu kendime yakınlaştırmalıydım. Ve elbette işe, kendisine deliler gibi hayran olup resmini biriktireceğim ünlü bir adam bulmakla başlamam gerektiği aşikardı.

Görünüşte pek erkek Fatma değildiysem de, ruhen erkek Fatma’lık vardı sanırım bende. (Hoş görünüşte değilim diyorum ama, birgün sokakta oynarken apartmana yeni taşınan Tevfik isimli veledin kollarıma bakıp “Duygu sen de amma kıllıymışın” dediğini hatırlayıp güldüm şimdi, neyse o başka hikaye). Böyle bir artisin resmini filan biriktirme gibi konulara dair jetonlar bende hep diğerlerine göre geç düşerdi. Nitekim, bu gecikme yüzünden ortalıkta kayda değer bütün aktör adam (ve aktör çocuklar), sınıftaki kızlar tarafından kapılmıştı. Fakat Aslı’ya onun için en uygun yakın arkadaşın ben olduğumu kanıtlamak için kendime birini bulmalıydım.

Havada uçuşan Michael Jackson ve Makkulay Kalkin resimlerinin canıma tak ettiği bir gün, eve döndüğümde hemen TV Guide’ın sayfalarını tek tek incelemeye başladım. Yayınlanacak filmlerin aktörlerini filan küçük kareler halinde sayfanın orasına burasına koyardı bu dergi. Resim biriktiren küçük kızlar için en önemli kaynaklardan biri TV Guide, diğeri de Blue Jean dergisi idi. TV Guide’ın benim için kesin çözüm olacağına inancım tam, sayfaları çevirdikçe çeviriyor, ya çok yaşlı aktörlere, ya da Şener Şen’e Kayahan’a filan rastlıyordum – ki Orta Okullu Küçük Kızlar El Kitabı’ndaki kriterlere göre, bu kişilerin resmini biriktirmem imkansızdı, zaten mümkünse yabancı biri bulunmalıydı (Tarkan’ı Elif kapmıştı). Beni sıkıntılı sıkıntılı TV Guide hatmederken gören teyzem ve annem “hayrola ne oldu” diye sorup cevabı duyunca, onlar da ellerine birer TV Guide alıp iki koldan bana yardım etmeye koyuldular. O dakikadan sonra umutsuzluk katsayısı gitgide artan bendeniz ile annem ve teyzem arasında şuna benzer bir diyalog yaşandı:

Annem: Hah buldum, Tom Kuruuuz var!

Ben: Hayır onu Gonca biriktiriyooğğğğ :(

Teyzem: Buldum buldum, Kevin Kosnır olmaz mı? Bak burda çok yakışıklı çıkmış, Kurtlarla Dans.

Ben: Ühühüü, onu da Evşen biriktiriyoğğğğğ…

Annem: Patrik Şıvayze?

Ben: (Ses gitgide daha ağlamaklı, sinirle sayfaları çeviriyor) O kim anne yaaağğğğ?

Annem: Yavrucum hani Hayalet filminde Demi Mur’la oynayan adam var ya, romantik.

Ben: Bitek Hayalet’te oyanayan adamın resmini nerden bulcam ben yaağğğğğ? Kimse bilmiyodur onu şimdi.

Annem: Aman iyi ne halin varsa gör canım evladım.

Ben: Ühüeeee… Ben niye normal değilim?

Velhasılı kelam, hatırladığım kadarı ile resim filan biriktirmedim. Kimseleri beğenemedim. Aslı da bir süreliğine Dilay’ın oldu. Bir sene sonra Dilay Aslı’ya küsüp beni kafaladı, en yakın arkadaş olduk. Aslı’yı da en son üniversitede gördüm, kominis olmuş. Daha sonraki senelerde kendimi zorlayarak Bon Jovi’nin birkaç resmini biriktirdim, ama o konuda da yeterli istikrarı gösteremedim zira Bon Jovi de resimlerinde yakışıklı çıkma konusunda pek istikrarlı değildi, maymun gibi fotoğrafları da vardı, ergenlik bünyem bu tutarsızlığı kaldırmadı. En son beni defterime evde beslediğim güvelerin larvalarını resmederken yakaladıklarında, polise “ama ben hem bilim kadını hem de terzi olmak istemiştim!” diye ifade verecektim. Dergiden resim kesme eğlencesinin Google Resim Arama aracı ile ortadan kalktığı şu günlerde ise Makkulay Kalkin’in şöyle bir fotoğrafını bulacaktım (ağzı yüzü dağılmış yavrucağzın, evde yalnız, başıboş bıraktılar böyle oldu, tüh tüh):

mc-yamul.jpg

Bunları aklıma getiren ise, 5 Kasım sabahı kendimi önce Time dergisinin şu kapağını yırtıp duvara mı assam diye düşünürken, sonra da İnternet’te Obama’lı tişört ararken bulmuş olmam. Resim biriktirme jetonunun düşmesi (kısmet) bugünlereymiş anlayacağınız.

Bu arada Obama demişken, hayat bize şu fotoğrafları biriktirtti:

4 Kasım akşamı Obama’nın başkan olacağı kesinleştiğinde, seçim sonuçlarını birlikte izlediğimiz Amerikalı arkadaşlarımızla kendimizi Fransız Mahallesinin sokaklarına atıp orada gördüğümüz herkese, ama özellikle zenci “bradır ve sistırlarımıza” sarıldık.

Bir ara sokaktan arabası ile geçen zenci bir abla durup arabanın radyosunun sesini iyice açtı, ve sokak ortasında öyle 15-20 kişi dans edildi. Bizimkiler “sonunda ülkemizi sevebiliriz!” diye tatlı bir sarhoşluk içindelerdi. Herkes salak salak gülümsüyordu.

Gideyim Google Resimler’de Obama arayıp bilgisayarıma duvar kağıdı yapayım. Modern zamanın resim biriktirme sanatı!

Yorumlar (8)

Kopan kolları yeniden uzatabilmek…

287_by_erdalkinaci.jpg

Son birkaç aydır gece geç vakitlere kadar labda kalıp çok yoğun çalışmaya başladım. Görünürde bir sınav, tez savunması vs olmamasına rağmen, günlerden bir gün beynimde bir sigortanın “tınnnnggg” diye atması ile bu garip yoğunluğun içine girmiş buldum kendimi. Deneylerin sonuçlarını garip bir heyecanla bekliyorum, bazı teknikleri oturtabilmek için saatlerce oturduğum yerden kalkmadan saplantılı bir uğraş içine giriyorum, tam bir “manyak bilim adamı” gibiyim. Uzun zamandır böyle heyecanlı hissetmiyordum. Sonunda bilim insanı olma işinin ruhunu yakaladım galiba!

Bu arada Salsa öğrenmek, Evrim Çalışkanı olmak, Çince öğrenmek gibi işlere de bulaştığımdan buraya yazmaya vakit bulamadım. Harika bir bahar havasına ve seçim heyecanına gark olmuş bu 4 Kasım günü diğerlerinden daha az yoğun bir gün olmamakla birlikte, sonunda her şeye bir dur deyip yazmaya oturdum ve sizlere labda böyle harıl harıl nelerle uğraştığımdan bahsedeceğim, canım okuyucu.

Biraz bilimsel bir yazı olacağını önceden söyleyeyim, vaktin varken daha eğlenceli bloglara kaç. Değilse, hayatımın büyük bölümüne yayılmış olan işin ne olduğunu öğrenme vakti gelmiştir. Git bi çay koy önce. (Ben almiyim teşekkür ederim, az önce kafe o le yani sütlü kahve içtim, gece uykum kaçmasın).

Bundan 9 ay önce, kimileriniz hatırlayacaktır, bağımsızlığımı yeniden kazanmış, kölelik icra ettiğim korkunç laboratuvara, despot hocama ve ezik karısına “adyö” diyerek şu anda bulunduğum okula transfer olmuştum. Bunun müthiş doğru bir karar olduğunu anlamam pek uzun sürmedi. Şu anda Ken Muneoka adında harika bir hoca ile çalışıyorum. Oldukça kalabalık bir ekiple, Amerikan ordusunun İleri Teknoloji Savunma Projeleri Ajansı (yani DARPA) tarafından finanse edilen bir “kopan kolları bacakları yeniden nasıl uzatırız projesi”nin bir ucundan tuttuk her birimiz.

Amerikan ordusu deyince bir irkildin sevgili okur, ama irkilme. Ya da irkil, ama dur bir dinle. Kendi web sitesinde de yazdığı üzere DARPA, başarısızlığa uğrama riski yüksek olsa da eğer başarılı olursa çok ciddi bilimsel ve teknolojik ilerlemeler (hatta sıçramalar, üçlü saltolar) sağlayabilecek araştırma projelerini yürüten bir kurum. Şu anda bu satırların zat-ı alileriniz tarafından okunabiliyor olması, ve bendeniz tarafından yazılabiliyor olması da DARPA’nın Internet’i geliştirmiş olması ile mümkündür. Keza, GPS de DAPRA’nın başının altından çıkmıştır ki yabancı bir ülkeyi GPS olmadan gezmeye çalışmış bir insan olarak ben bile GPS’in ne kadar hastalıklı güzel bir teknoloji olduğunu söyleyebilirim (bırakın uçaklarda, orda burda kullanılıyor oluşunu). Normalde bilimsel araştırmalar için fon sağlayan kurumların “deli misin gardeşim, de get, bu projeye bir sent bilem vermeyiz” diyeceği delice fikirler DARPA tarafından paraya boğulabilirler (boğulmayabilirler de, ya da önce boğulup bir anda dımdızlak bırakılabilirler). Böyle şizofren bir kurum işte DARPA.
Biz de hocamızın saksıyı ciddi bir performansla çalıştırabilen bir adam olmasından ve adamlara gidip “aklıma süper bi fikir geldi” demesinden dolayı DARPA’ya bu milyon dolarlık “Rejenerasyon” projesini yapan bir labız.

kersten.jpg

Olay şu: Kertenkelenin kuyruğu kopuyor, misler gibi yeniden büyüyor peki biz insanlarda bu özellik neden yok? Evrim ağacında bir noktada ortaya çıkmış olan bu yetenek, memelilerde (yani insanları da içine alan hayvan grubunda) yok mu, hiç mi yok, hakkaten mi?

regen1.jpg
regen2.jpg

yukarıdaki resimlerde semenderin kopan/kesilen kolunun yeniden nasıl uzadığı aşama aşama gösteriliyor.

ayrıca şurada müthiş bir videosu da mevcut.

Bu soruları cevaplamak için yola çıkan bilim insanlarından bir tanesi (benim hocamın hocası, ata bilimci) “En iyisi semender hayvanında bu iş nasıl oluyor, kopan kolu nasıl oluyor da eksiksiz yeniden uzuyor, önce onu araştırayım” demiş. Bana kadar uzanan olaylar silsilesi böyle başlamış (olayları hemen kendi eksenim etrafında döndürmeyi bu cümle ile başardım, yazarlık yönüm kuvvetlidir hamdolsun). Kendisinin ismi David Gardiner. Gardiner’ın labında bir zamanlar doktora öğrencisi olan hocam ise, kendi labını kurduktan sonra, bu işi evrimsel olarak (dolayısıyla genler bazında) insanlara daha yakın olan bir canlıda, mesela farelerde nasıl araştırabiliriz diye düşünürken, öğrenmiş ki aslında fareler (dolayısıyla memeliler) aslında az da olsa rejenerasyon özelliğine sahipler (yani memeliler olarak sıfır kapasite değiliz, bizde de bi iki numara mevcut). Zira farenin parmak ucu kesildiğinde yeniden uzayabiliyor. Hatta bu potansiyel aslında insanlarda (özellikle çocuklarda) da var, fakat günümüzde geleneksel tıbbın yara iyileştirme uygulamaları meğer bu rejeneratif potansiyeli yok ediyormuş. (Geneneksel metodların tesadüfen uygulanamamasının sonucu olarak parmak ucu sapasağlam uzayan hastalar var tıbbi kayıtlarda).

Şu anda labımızdaki çoğu kişi farenin parmak ucunun nasıl rejenere olduğunu, biraz daha geriden kesilen parmağın ise neden rejenere olamadığını, bir takım büyüme etkenleri (growth factors) kullanılarak rejenerasyonun tetiklenip tetiklenemeyeceğini araştırıyor. Bendeniz ise fareler yerine tavuk embriyosunu kendime kurban seçtim, ve hayvanceğizlerin dirsek eklemi nasıl gelişiyor, ve bu dirsek eklemi kesilip çıkarılırsa rejenere oluyor mu, evet galiba oluyor, vay be peki bu nasıl oluyor, ile uğraşıyorum.

tavuk-kanadi.jpg

yukarıda tavuk embriyosunun bir kanadının kemiklerinin özel bir boya ile boyanmış halini görüyorsunuz.

DARPA’nın en büyük derdi, elbette Irak’ta (ya da ABD o an için artık hangi anlamsız savaşın içinde, hangi ülkeyi yerlebir ediyor ise orada) kolunu bacağını kaybeden askerlerine eski hayatlarını yeniden sağlayabilmek. Fakat bizim yaptığımız araştırmalar tamamen halka açık, yani bulguların yayınlanmaması gibi bir durum söz konusu değil. Bu bakımdan eğer bu işi başarabilirsek tüm insanlığa faydalı olacağımız aşikar. Bunun için ben şimdi çok çalışmaya devam etmeye gidiyorum.

Resimler ve fotoğraflar

1) İlk fotoğraf Erdal Kınacı‘ya ait.

2) İkinci fotoğraf Gary Nafis’e ait.

3) Semenderin rejenerasyonu resimleri Ken Muneoka’nın Scientific American’da yayınlanmış olan yazısından.

4) Son fotoğraf bendenize ait.

Yorumlar (36)

Kafaya koymak…

(Sonradan eklenen küçük bir not: Belki de bu yazının başlığı “Kafaya Takmak: Moğolistan obsesyon çökomastique” olmalıydı.) 

Çeşitli huysuzluklarım var evet (herkes gibi), ama çoğunlukla uyumlu barışçıl bi insan olarak görüyorum kendimi (aksini düşünen varsa anonim olarak yazıversin, aynayı tutuversin yüzüme, meydan okumak değil bu, hakkaten merak ediyorum). Amaaaa… Bişeyin doğruluğuna inandığımda, ya da bişeyi gerçekten istediğimde, yapmayı kafama koyduğumda, beynimde bir düğmeye basılmış gibi oluyorum. Onu savunmak/elde etmek vs vs için garip bir kararlılık ve baskınlık haline geçiyorum. O “hissin” değişik bir aroması, tadı var. Miğdeme oturan heyecan, sıkıntı karışımı bir şey… Aynı şu anda olduğu gibi…

Moskova’dan Trans-Sibirya ekspresine binip Moğolistan’a gitmeye, orada bir süre göçebelerin arasına karışmaya karar verdim. Şimdilik bunu doktoramı aldıktan sonra yapacağım ilk şey olarak tasarlıyorum. Zaman neler gösterir bilinmez. Fakat an itibariyle bu hayatta yapmayı en çok istediğim şey budur. Ve miğdeme oturan hissin bana söylediği, bunun geçici bir istek olmadığıdır :) (Geçiciyse de, tükürdüğünü yalamaktan kaçınmayan bir insanım, icabında. Aksini düşünen varsa… Aman neyse işte be!)

transsib.bmp

(mavi hat trans-sibirya).

Yorumlar (19)

Gustav Günlükleri 3. (ve son) Bölüm: Kaz gölü ve sahipsiz bavullar

Evet biliyorum, Gustav Kasırgası geçti gitti, üstelik arkasından bir de Ike Kasırgası geçti. Fakat Gustav’dan kaçış maceramızın son iki gününde çektiğim fotoğraflara bakarken, bunların bir kısmını paylaşmam lazım diye düşündüm (böyle düşünmemde okumam gereken bir sürü makale olması, ama birkaç tanesini okuduktan sonra “aman kısa bir ara vereyim” deyip o kısa arayı elimden geldiğince uzatma isteğim de rol oynamış olabilir, mümkündür).

Gustav’ın New Orleans’a zarar vermeden geçip gitmesinden sonra, South Carolina’dan eve dönüşe geçtik. Dönüş için daha önce tasarladığımız gibi Florida yönüne gitmek yerine Alabama üzerinden gitmeye karar verdik. Zira Florida tarafına bir başka kasırga yaklaşmaktaydı. Alabama’daki küçük bir kasaba olan Scottsboro’da ise, sahipsiz bavullar dükkanı diye bir yer olduğunu öğrenmiştik. İlginç olabilirdi. Internet’ten, Scottsboro’da Kaz Gölü (Goose Pond) adında harika bir kamp yeri olduğunu da görünce artık sorguya suale yer kalmadı. Biz önde (Meren, Amanda ve ben), Tümay arkada (Tümay, Ege, Fahir ve Oktay) (Tümay aralıksız Modern Sabahlar dinledi) sabah erkenden yollara düştük.

Yaklaşık 13 saatte Alabama’ya vardık.
toscottsboro.jpg

İlk iş, sahipsiz bavullar dükkanına gittik, çünkü kapanmasına iki saat vardı. Burası, uçakla seyahat edip bir şekilde bavulları bagaj sisteminde kaybolan, ya da bavulunu unutan, daha sonra bu bavulların peşine düşmeyen insanların eşyalarının satıldığı bir yerdi. Kimi zaman bu bavullarda çok nadir bulunan şeyler olabiliyordu. Öyle ki, mağazada küçük bir müze vardı ve orada sergilenen bu eşyalardan bazıları şöyleydi: Labirent isimli filmde kullanılmış kukla‘nın ta kendisi, eski Mısırlılara ait bir kolye ucu, 1770′lerden kalma bir keman vesaire vesaire… (İnsanlar bu bavulların peşine nasıl düşmemişler anlamıyorum!) En ilginci ise, açılan bir bavuldan canlı bir çıngıraklı yılan çıkmış olması sanırım!
unclaimedbag.jpg

Her neyse, kendimizi (normalden kat kat ucuz olan) kıyafetler reyonuna attık. Herkes (Meren dışında) ağzının tadına göre bir şey buldu. Meren’se Amerikalı erkeklerin zevksizliğine küferedek dışarıda bir sigara yaktı. (Amerikalı gay erkeklerin kaybolan bavullarının peşine mutlaka düşüyor oldukları da aşikardı). Bu arada, kıyafetler arasında dolanırken orjinal fiyatı 2000 dolar olan Dolce and Gabbana bir etek gördük, bir kıyafetin bu kadar pahalı olmasına mı, onu kaybedip bunu umursamayacak kadar zengin insanların olmasına mı şaşırmalı bilemedik. (Bu arada eteği 150 dolara satıyorlardı).

Hava kararmadan kamp yerine gidip çadırlarımızı kurmalıydık. Bu yüzden dükkandan çıkıp bir şeyler atıştırdıktan sonra hemen kamp yerine gittik. Muhteşem bir yerdi! Hayallerimdeki kamp yeriydi…

Çok sivrisinek olmasına rağmen, çadırlarımızın yanındaki piknik masasına oturup biraz sohbet ettik ve yol yorgunluğundan dolayı biraz erkence çadırlarımıza çekilip uyuduk. Ertesi sabah erkenden kalktım, fotoğraf çekmeliydim, buralarda binbir çeşit mahlukat olmalıydı.

Amanda da uyanmış ve iskelede keyif yapmaya koyulmuştu:

Meren çadırda uyku mahmuru etrafa bakınıyordu:

Göldeki bitkiler çok güzeldi:

Kampta uzun süre konaklayan karavan kampçıları için kamp yerinin şöyle güzellikleri vardı:

Dolanırken kurumuş güle benzeyen bir bitki gördüm:

Bitkinin üzerinden uzanan ağı takip edince, şu muhteşem yaratığa rastladım:

Sonra yola çıktık, yakınlarda yine göl kenarında pek tatlı bir kasaba olan Guntersville’de bir kahvaltı yapmaya karar verdik. İlk durakladığımız Percasso’s isimli kafede yiyecek pek bir şey yoktu, ama tezgahtaki adam Gustav’dan kaçmış eve dönüyor olduğumuzu öğrenince, bize brownielerden ikram etti zorla. Ne ince insanlar var! Biraz daha ileride Mama’s isimli bir kahvaltıcı bulduk. Harika kahvaltı ettik ve New Orleans’a kavuşmak için önümüzde uzanan bilmemkaçyüz kilometrelik yola - yol biraz da gözümüzde büyüyerek - düştük.
gunters.jpg

Arabaya binince “it’s a perfect day” dedim… Nefis bir kamp yerinde sabah yağmurun pıt pıt çadırımıza düşüşü ile uyanmış, yağmur geçene kadar bekledikten sonra çadırdan çıkıp göle karşı derin bir nefes çekmiş, yanımdaki güzel insanlara bir bakmış, sonra fotoğraf makinamı alıp o örümceğin fotoğrafını çekmiştim. Kahvaltı ve brownie çok güzeldi. Evet mükemmel bir gündü, ve Gustav günlüklerine bir sayfa olarak eklenmeliydi :)

Uzunca bir son not: Bu arada unutmadan, ABD’de kamp yapmanın Avrupa’ya göre çoook daha ucuz ve rahat olduğunu söylemeliyim. Avrupa’da kişi, araba ve çadır için ayrı ayrı ücret alıyorlar. İki kişi, bir çadır ve bir araba genellikle 20-25 Euro civarı tutuyor (30-35 dolar). Üstelik bizim gittiğimiz hiçbir kamp yerinde Internet yoktu. Eğer kesin planlar yapmadan, spontane yolculuk yapıyorsanız, bir sonra gideceğiniz yerde kamp yeri bulmak, adres yazmak vs için kaldığınız yerde Internet’in olması çok önemli bir ayrıntı haline geliyor. ABD’de ise - lüks olmayan kamp yerleri için konuşuyorum - parsel başına ücret alıyorlar (10-25 dolar arası) ve bir parselde en fazla 6 kişi kalabiliyor (sığdırabildiğiniz kadar çadır kurabilirsiniz). Yani iki kişi bile olsanız Avrupa’dan ucuza geliyor. Ayrıca çoğu kamp yerinde Internet var. İsterseniz çok daha ucuza ulusal parklarda “wild camping” yapabiliyorsunuz. Yani istediğiniz yere yürüyüp, hakikaten vahşi doğanın ortasında bir yerlere çadır kurmaca :)

Yorumlar (3)

Evrimi Anlamak

Ünlü popüler bilim yazarı Richard Dawkins -ki kendisini aslında pek sevmiyorum- Kör Saatçi kitabında bir yerde şöyle bir şey der, çok da ağzına sağlıktır:

“Tam olarak anlayamadığım sebeplerle, Darwinciliğin savunulmaya, başka bilim dallarındaki yerleşik bazı gerçeklerden daha fazla gereksinimi var. Çoğumuz kuantum kuramını ya da Einstein’ın özel ve genel görelilik kuramlarını anlamayız, ama anlamamamız bu kuramlara “karşı çıkmamızı” gerektirmez. “Einsteincılığın” tersine, Darwincilik konusunda bilgisi olan olmayan ahkam kesiyor. Sanırım Darwinciliğin bir sorunu da, Jacques Monod’nun dediği gibi, herkesin bu kuramı anladığını zannetmesi.”

Richard Dawkins’i lisedeyken Tübitak Popüler Bilim Kitapları serisinin bir tanesi olan “Gen Bencildir” kitabını aldığım günden beri takip ediyorum. Hayranı idim, artık değilim (zira çok hırçın bir din karşıtı propaganda yürütüyor, benim ise dinlerle bir problemim yok). Fakat uzun yıllardır evrim kuramının maruz kaldığı haksız saldırılara karşı uğraş veren bir insan olduğu için de, evrim kuramının bugünkü durumunu böyle kısacık bir paragrafla böyle harika bir biçimde anlatıvermiş.

Eminim bu satırları okuyan pek çoğunuz “Evrim Aldatmacası” kitabını biliyorsunuz. Hatta bir kısmınız bu kitap ve benzerleri yüzünden “evrim kuramı artık çürütülmüş, Batı’da bile bilim insanları artık evrime inanmıyormuş” gibi (nereden geldiğini anımsayamadığınız) düşüncelere sahip olabilirsiniz. Büyük ihtimalle siz lisedeyken Biyoloji hocanız müfredata dahil olduğu halde evrim kuramına olabildiğince kısa değinerek ortalığı fazla alevlendirmeden konuyu geçiştirdi [2]. Bu sözleri bu kadar rahat ve kendimden emin sarfediyorum çünkü bilim dünyasının en önemli dergilerinden biri olan Science’ta yayınlanan bir makaleye göre [1], halkların evrim kuramını kabul etme oranı araştırıldığında, 2005 yılı itibariyle Türkiye 34 ülke arasında son sırada geliyor. Türkiye’nin hemen üstünde ise ABD var. Her iki ülke de dünyada evrim kuramı karşıtı propagandanın en yoğun yürütüldüğü ülkeler.

765-1-med.gif

Uzun zaman boyunca, Google’da “evrim teorisi” araması yapıdığında da ilk karşımıza çıkan sadece evrim kuramı karşıtı sitelerdi (şimdilerde neyse ki evrim kuramını bilimsel açıdan anlatmaya çalışan pek çok kişisel blog web sitesi var). Her şeye rağmen, Türkiye’nin bilim insanları tarafından hazırlanmış kolay anlaşılır bir kaynağa ihtiyacı vardı. Bu amaçla bir çok akademisyen ve üniversite öğrencisi olarak bir araya geldik, kendimize Evrim Çalışkanları dedik. İlk aşamada Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’in hazırladığı Understanding Evolution web sitesini Türkçe’ye çevirmeye başladık. Geçtiğimiz aylarda da sitenin bir bölümünün çevirisini www.evrimianlamak.org adresinde yayına soktuk. Zaman içinde bu siteye yeni çevirileri ekliyor olacağız. Ama aynı zamanda kendi özgün yazılarımızla da katkı koyacağız. Böylece sağlam bir bilimsel altyapı üzerinde sürekli gelişen ve yenilenen bir websitesi olacak. Üstelik Berkeley’in aksine, biz wiki altyapısı kullanmayı tercih ettik. Böylece aynı wikipedia gibi çok kullanıcılı bir ortam yaratmış olduk.

scshot.bmp

Evrim kuramını anladığınızı, bu kuramın çürütüldüğünü, evrim kuramının doğru olduğunu söylerseniz dinden imandan olacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz! Bir sonraki yazımda, evrim kuramının “en azından” İslam dini ile barış ve huzur içinde yaşayabileceğine dair bir şeyler karalamayı düşünüyorum. Ama o zamana kadar siz bence evrimi anlamaya başlamak için sitemizi bir ziyaret edin.

Not: Evrim Çalışkanları pek çok farklı insanın bir araya gelmesi ile oluşmuş gönüllü bir topluluktur. Bu yazıdaki ve daha sonra yazacağım yazılardaki düşünceler, Evrim Çalışkanları’nın tamamına mal edilmemelidir. Kişisel görüşlerimdir. :)

[1] SCIENCE COMMUNICATION: Public Acceptance of Evolution Jon D. Miller, Eugenie C. Scott, and Shinji Okamoto (11 August 2006) Science 313 (5788), 765. [DOI: 10.1126/science.1126746]

[2] Türkiye’de biyoloji öğretmenlerinin evrim kuramına bakış açısı ile ilgili olarak şu habere bir göz atabilirsiniz: http://www.ntvmsnbc.com/news/454971.asp

Yorumlar (31)

Sonrakiler »